Çağlayan Çevik

Haftanın kitapları

2 Kasım 2014

KavDoğan YarıcıYKYÖykü
Bugün, çağdaş Türk öykücülüğünün önemli yazarları, diye başlayan bir cümle kurduğumuzda aklınıza gelen isimleri bir kenara yazın. Az çok kimleri sayacağınız tahmin edilebilir. Oraya Doğan Yarıcı adını yazmadığınız da az çok bilinebilir. Emin olun, bundan birkaç yıl sonra bu listeyi onun adı olmadan yapamayacaksınız. Olur da yaparsanız, eksik kalacaktır. Doğan Yarıcı, bugünden o listeye dahil edilmesi gereken bir öykücü. Bunu ‘üçü bir yerde’ diye adlandırabileceğimiz öykü kitapları toplamı ‘Kav’daki öyküleri okuduğunuzda siz de göreceksiniz. Sene içinde yayımlanan ‘İs Odası’ adlı iyi öykülerin işaretini yıllar öncesinde kaleme aldığı, ‘Evlâ’, ‘Kemik’ ve ‘Gece Kelebekleri’nde vermiş bir isim Doğan Yarıcı. Zaten ikinci kitabı ‘Kemik’te aldığı ödül bunun bir ispatı. Çoğunlukla kısa, hatta çok kısa öyküler var burada. Bir ‘an’ın anlatımları. Hatta o anların da içinden bir an’ı anlatıyor. ‘Kav’ı aslında Doğan Yarıcı’nın öykü kilitlerini açan bir anahtar olarak okumalı. Eşik, kilit, tezgâhtar, ayakkabı, firkete gibi unsurların onun öyküsünde nasıl önemli metaforlar haline geldiğini, her kelimeyi belki de binlerce kere nasıl yoğurup son şeklini verdiğini, minimal öykünün ne olduğunu göreceksiniz. ‘Kav’ iyi bir öykücünün iyi ilk öykülerini bir araya getiriyor.



Kıyıya Vuran Kız/ Stefan Boonen/ Resimleyen: Tom Schoonooghe/ Çev.: Burak Sengir/ Hayy Kitap/Çocuk

“Günlerden bir gün küçük bir kız kıyıya vurdu,” sözleriyle başlayan çağdaş bir masal ‘Kıyıya Vuran Kız’. Masal bu ya, isimsiz bu kız kıyıya vurduğunda yanında sadece kırmızı bir valiz vardır ve kendisine gerekli bütün malzemeler da bu bavuldadır. Hemen kıyıda kendine bir barınak yapar. Ancak kasaba halkı (ki Wammers adlı bir masal diyarı bu) kısa sürede fark eder bu talihsiz misafirini. Bütün kasaba halkı, bu zavallıcık için bir barınak bulmak telaşına düşer. Üstelik lunapark hazırlıkları ve ormandaki ayı meselesi gibi önemli işleri arasında. Gönülleri el vermeyecektir onun tek başına kalmasına. Herkes sırayla söz alır, “benim evime gelebilirsin” der. Kızılca kıyamet de bundan kopar. Kazazede adını verdikleri kız kimde kalacaktır? Kimde kalacağı masalın sonunda saklı elbette. Stefan Boonen o kadar etkileyici bir masala imza atıyor ki, hem komik, hem hüzünlü, hem de macera dolu bir masal bu. Tom Schoonooghe’nin büyülü desenleri ve Burak Sengir’in hiçbir dil oyununu ıskalamadığı çevirisiyle.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

19 Ekim 2014

İki Şiirin ArasındaYekta KopanCan YayınlarıÖykü

Kimse kimseyi kandırmasın. Yekta Kopan’ın ‘İki Şiirin Arasında’ adlı yeni kitabında, öykü falan okuttuğu yok(!) ‘Biraz Konuşabilir miyiz?’ adlı (yeni öykülerden oluşan) ilk bölümünde düpedüz rakı masaları kuruyor. Herkesin zevkine göre bir sofra, mezesi zengin. Birçoğu açık havada. İçtikçe içiyorsunuz yani. Neden rakı masası kurduğunun cevabı ise ‘konuşmak’/’anlatmak’ta gizli. Öykü okutmuyor, çünkü kahramanları bize öyküler anlatıyorlar. Sofranın bir ucundayız. Konuşan kahraman bize de anlatıyor, düşünen aslında bizimle paylaşıyor... Herkes bir şeyler hatırlıyor. Hafıza metinleri bunlar. Çoğunlukla erkek hafızaları, çünkü eski dostlardan mürekkep erkek masaları. Aşklardan ya bahsediliyor ya ölümsüz aşka mektuplar yazılıyor. Öyle ki ölmüş eşe yazılan mektupta bile öykü(ler) anlatıyor adam! İkinci bölüm ‘Daha Önce Tanışmış mıydık?’taki öyküler ise daha evvel okumayanlar için yeni sayılacak, internette yayımlanmış öyküler. Yıllar öncesinden. Haliyle kitabın ikinci bölümünde Yekta Kopan, bizi o rakı masasına oturttuktan sonra karşımıza geçip, ‘eski öyküleri’ni paylaşıyor. O hatırlıyor ve anlatıyor artık... İlk bölümdeki dili ve anlatımı yakalamadan önceki dili/anlatımı da görüyoruz. Deyim yerindeyse retrospektif bir hâl alıyor kitap... Sonunda adeta sofradan kalkıyoruz. ‘İki Şiirin Arasında’ gerek içerik, gerek biçimsel olarak rakı masası bütünlüğünü sonuna kadar taşıyor. Sağlığınıza!

KöçekçelerSalâh BirselSel YayıncılıkŞiir

Size gencecik, taptaze sesi olan, yepyeni bir şairin şiir kitabından söz edeceğim. Salâh Birsel imzasını kullanıyor kendisi. Denemelerinden tanıdığınız Salâh Bey. Aslında, ‘Köçekçeler’ adlı kitabında yetmiş yıl öncesinden (Garip’e mi denk geliyor yoksa) şiirler var. Hatta II. Yeni ile aynı masada oturup, onlarla yan yana yazılmış şiirler de. İşin güzel tarafı bu zaten. Koca edebiyatı silkelemiş akımlarla aynı dönemde şiir yazarken bile kendi özgünlüğünü oluşturmuş büyük bir şair çünkü. Taptazeler! Yepyeniler! Eskimiyor Salâh Bey’in şiirleri. Denemeleri, romanları, öyküleri nasıl eskimiyorsa, hatta on yıllar sonrasına yazılmışsa, şiirde de aynısını yapıyor. Salâh Birsel Türkçesinden söz ediyoruz çünkü. Bunu şiirde daha da etkili sergiliyor. Fakat, şairleri sayın dediklerinde, birçoklarının aklına çok çok sonra gelir Salâh Bey. Biraz da bu yüzden taze! Okuyun bu genç şairi! ‘Köçekçeler’, hep taze kalacak şiirler bütünü.


Yazının Devamını Oku

Haftanın kitaplar

12 Ekim 2014

Agapeye AğıtWilliam GaddisÇev.: Zeynep AlparEverest YayınlarıRoman

Modern Amerikan edebiyatının demir leblebisi, William Gaddis. Sadece okuru için değil üstelik. Don DeLillo, Jonathan Franzen, David Foster Wallace gibi açıkça ondan etkilenen yazarlar çevrilmişken onun bu kadar gecikmesi, belki de bu yüzden. Uzun lafın kısası, sabırlı ve donanımlı ‘okur’ isteyen bir yazar. ‘Agapeye Ağıt’ da kanserle boğuştuğu günlerde ve ‘ölümünden sonra yayımlanmak üzere’ kaleme alınmış bir roman. Roman demek lafın gelişi, koca bir tirad, tek paragraflık bir monolog, kendi kendine konuşmalar bütünü! Gaddis, ‘Agapeye Ağıt’ta bedenin çektiği acıya ve ölüme karşı iç parçalayan bir çığlık atarken, bütün bir edebiyat tarihini, felsefî silsileyi sıradan geçiriyor. Walter Benjamin, Sokrates, Tolstoy, Platon, Puşkin, kutsal kitaplar ama en çok Thomas Bernhard’ı ‘çağırıyor’ sözlerinde. 19’uncu yüzyıl sonunda icad edilen ‘otomatik piyano’dan giriyor söze, çoğaltma çağında sanatın niteliğine değiniyor sonra. Gördüğü tedavinin acılarını anlatırken kendi kendisine ötekileşmesini aktarıyor. İki omzumuzdan sıkıca tutup her kelimesinde sarsıyor bizi, yüzümüze bağırıyor Gaddis. Duymamak büyük kayıp!

Belki Bir Gün UçarızAylin Balboaİletişim YayınlarıÖykü

‘Belki Bir Gün Uçarız’ için öykü demek lafın gelişi, hepsi tek tek birer öykü olarak okunacağı gibi bir arada bir romanı oluşturdukları söylenebilir. Zaman açısından birbirini takip eden öyküler! Önce babasını kaybeden, sonra bir kaza sonrası abisi komaya giren bir kadının hayata karşı isyanının metni. Sadece bu iki mesele yok tabii; aşk, iş, hastalık, kadınlık halleri, memleket halleri, cinnet ve nihayet isyan var! Ancak Aylin Balboa’nın anlattığı şey kadar anlatış biçimi ve dilinin de altını çizmeli. Tam olarak Kurt Vonnegut’un yaptığını yapıyor Aylin Balboa. Gümbür gümbür akıyor cümleler, tam kahkahayı patlatacağınıza inandığınız anda o gümbürtü önünüzde bir patlamaya dönüyor. Yapay bir melodram yaşatmadan, trajik olanı söylüyor suratınıza. Aptal bir gülümsemeyle kalıyorsunuz ve yutkunamıyorsunuz bile. Vonnegut da bunu yapar hep. Gerçi onun gibi ‘evrensel’ bir vicdan muhasebesi yaptırmıyor bize Balboa, ancak aynı sersemletici etkiye sahip. Çok iyi bir dile sahip, iyi bir kitap ‘Belki Bir Gün Uçarız’.


Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

6 Ekim 2014

Peter Schlemihl’in Olağanüstü ÖyküsüAdelbert von ChamissoÇev.: Murat ÖzbankKolektif KitapUzun Öykü

Peter Schlemihl adlı kendi halinde fukara bir adama, bir gün tuhaf görünüşlü bir adam yaklaşır ve “beni bağışlayın ama acaba gölgenizi bana satmayı düşünür müsünüz?” der. Schlemihl, bu adamdaki tuhaflığı sezse de “talih kesesi” karşılığında gölgesini satar. Talih kesesi, sınırsız servet sağlayacaktır kahramanımıza. Ama hiçbir şey sandığı gibi olmaz. İnsanlar gölgesiz olduğu için onu hor görürler. Ama o sınırsız serveti sayesinde işini görmeye devam eder. Fakat hâlâ gölgesizliğiyle aşağılanmaktadır. Bu ‘mağduriyetini’ ortadan kaldırmak için o tuhaf adama geri dönüp gölgesini geri ister. Adam bu kez ‘ruhunu’ isteyecektir! Sonra her şey bambaşka bir hâl alır... Müthiş bir şeytana ruhunu satma hikâyesi bu. Ama dikkatli baktığımızda bugünün kötülüklerini anlatıyor. Zira Schlemihl’in sattığı ilk şey gölgesi değil, vicdanıdır aslında. Haliyle sınırsız servetiyle her şeyi yapabileceğine inanan kahramanımız ruhunu, vicdanını ve insanlığını yitirmiştir. Adelbert von Chamisso’nun bir masal gibi anlattığı modern insanın çaresizliğine dair bu öykü çok şey söylemiyor mu sizce de?


Doku Cem KızıltuğTimaş YayınlarıDeneme

Nereden girmeli söze? Cem Kızıltuğ’un “siz” hitabıyla birer mektup gibi kaleme aldığı ve okura ‘evet, tam da böyle’ dedirten hayatın tam ortasına dair denemelerinden mi? Yoksa, her denemeyi sessizce işaret eden illüstrasyonlarından mı? Karşılıklı sayfalarda bir desen bir deneme yer alıyor. Üç ana bölümden oluşan kitabın kapağı da aynı biçimde ‘özellikli’. Bunlar basit tasarım unsurları gibi dursa da içeriği doğrudan etkiliyorlar. Nahif bir dili var Kızıltuğ’un, ama şiddetle uyarıyor! Metnin her bölümünün ayrı bir etkisi, tonu, sesi var. Ama son noktadan önceki bir veya birkaç kelimelik sessiz çığlıklar her denemeyi ayrı bir seviyeye çıkarıyor... Sanki Turgut Uyar gibi “benim dengemi bozmayınız” dediğini sanıyoruz, ama şiirden el almış metinlerde çoktan bozulmuş dengesini/dengemizi dile getiriyor Kızıltuğ.


Yazının Devamını Oku