Görünmeyen adam

Annem masaya benim için bir tabak koymayı yine unutmuştu. Evde 5 kardeştik. Ben ortalarda bir yerdeydim. Ama annem ve babam 4 çocukları varmış gibi davranırlardı.

Nedense beni pek fark etmezlerdi. Çünkü, çok küçükken babam beni bir kere otobüste, bir kere de sinemada unutup gitmişti. Annem ise markette ya da pazar yerinde ya da beni alıp misafirliğe gittiği komşuda unuturdu. Yalnız annem değil komşular da beni fark etmezdi. Onlar da gidip yatarlardı. Unutulduğum komşu evinin bir köşesinde sabaha kadar oturduğum oldu. Pek konuşkan bir çocuk değildim. Aslında konuşmayı çok severdim ama kimse yüzüme bakıp benimle konuşmazdı ki... Ben de bir süre kendimle konuşmayı denedim ama hep aynı kişiyle konuşmanın hiçbir keyfi yokmuş. Ben de kendimle muhabbeti kestim.

*

Oysa herkesin beni fark etmesini çok isterdim. Ben geçerken başlarını benden yana çevirmelerini, gülümseyip ‘‘Aaa Yalçın'a bak!’’ demelerini ne çok özlerdim. Ama onlar rüyalarımda bile beni fark etmezlerdi. Rüyalarımda bütün olaylar başkalarının arasında geçer, ben bir köşede oturup olanı biteni seyrederdim.

Bir gün küçük kardeşim top oynarken düşüp dizini yaraladı. Eve hemen doktor çağrıldı. Doktor, uzun muayenelerden sonra kırık-çıkık olmadığını müjdeleyip kardeşimin dizine pansuman yaptı ve merhemler sürüp gitti.

Ben de ertesi gün bizim yüksek duvarın üzerinden yere atladım. Yarılmış kafamdan yüzüme akan kanlarla bir koşu anneme koştum. Annem patlıcan kızartıyordu.

‘‘Anne ben tepe üstü duvardan düştüm, başım yarıldı. Beyin kanaması bile olabilir!’’ dedim. Tabii bunları bir avaza ağlayarak söyledim. Annem de gözünü patlıcanlardan ayırmadan,

‘‘Git kafanı yıka, biraz da buz koy geçer’’ dedi. Geçti ama, geçene kadar tam bir hafta baş ağrılarıyla yatağımda ateşler içinde dönüp durdum.

*

Varlığımı pek fark etmiyorlardı ama yokluğumu belki fark ederlerdi. Birkaç gün boş yatağımı, yemek masasındaki boş sandalyemi görünce telaşa bile kapılabilirlerdi. En azından okuldan merak edip babamı çağırırlardı. En küçük kardeşime bu fikri açtım. Halen bir bebek olan Hasan elindeki çıngırağı kafama vurup,

‘‘Gıybık!..’’ dedi.

O gece evden kaçtım, günlerce parklarda ve inşaat molozlarının arasında sabahladım. Evden aldığım azık yetmediği için bir hafta pazar yeri artığı meyve ile beslendim. Açlık canıma tak deyince eve döndüm. Şu anda kimbilir kaç polis beni arıyordu? Annemin gözyaşları içinde bana sarılacağını, kardeşlerimin kıskançlık ve hasetlerinden çatır çatır çatlayacağını hayal ederek muzaffer bir kumandan edasıyla salonun ortasına doğru yürüdüm. İki bacağımı gerip göğsümü şişirerek bir avaza,

‘‘Anne ben döndüm!’’ dedim. Annem de Hasan'a örmekte olduğu hırkadan gözünü ayırmadan,

‘‘İçeri girerken paspasa ayaklarını iyice sildin mi?’’ dedi. Babam ise seyrettiği televizyondan başını kaldırmadan,

‘‘Bak gördün mü ofsayt yokmuş. Erman Toroğlu bile öyle diyor. Yediler golümüzü namussuzlar!’’ diye homurdandı. Kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp yatağıma gittim. Yatak bıraktığım gibi duruyordu.

*

Okulda görünmeyen adamlıktan kurtulup fark edilebilmek için kaç kere okulun Kara Mahmut cephesine posta koydum. Sıkı bir dayak yersem etraftan koşuşturup ayırırlar ve beni fark ederler diye... Ama Kara Mahmut'un anasına avradına düz gittiğim halde herif beni duymadı bile. Arkadaşlarıyla zamparalık muhabbetini sürdürdü. Ders zili çalınca da kıçlarını dönüp sınıflarına gittiler ve beni okul bahçesinde sap gibi yalnız bıraktılar.

Pek ders çalışmadığım halde okulu kazasız belasız bitirdim. Çünkü hiçbir öğretmenim fark edip de beni tahtaya kaldırmıyordu. Yazılılarda ise aşikár bir şekilde kopya çekiyordum. Ama kimse fark etmiyordu. Çünkü sınıfta da dönüp bana bakan yoktu.

*

Askerlikte de aşağı yukarı böyle geçti. Yalnız çok sert bir takım çavuşumuz vardı. Bir gün talimde paspallığımız, hantallığımız ve hanımevlatlığımız üzerine döşendi de döşendi. Ne yumuşaklığımız kaldı ne dönmeliğimiz... Ben de herifin gözünün merkezine baka baka elimi boru gibi yapıp ‘‘Ciyuuurtt!’’ diye bir ses çıkardım. Ardından da, ‘‘Hattir laan!’’ diye bağırdım. Çavuş birden delirdi. Zaten iri yarı biriydi. Delirince boyu adeta iki misli oldu ve yumrukları somun kadar büyüdü. Üstüme doğru bir koşu kopardı, sonra yanımdaki uzun boylu sarışın Karadenizli delikanlıyı ayağının altına alıp çiğnedi.

*

Evlilik yaşamım da pek farklı geçmedi. Çiçeklerime, şiirlerime hatta uğruna giyindiğim sarılı morlu gömleklere ve kırmızı pantolonlarıma rağmen sevdiğim kız da beni fark etmedi. Oysa kendime daha başka ne imajlar yapmıştım. Saçlarımı uzatıp bir atkuyruğu edinmiştim. Ya da kafamı toptan usturaya vurdurup suratımı ömürcek ağı gibi bıyıklar ve sakallarla kaplamıştım. Ne ettimse fayda etmedi. Hiç tanımadığım halde ailelerimizin kararıyla Lütfiye ile evlendim.

Lütfiye çok iyi bir kızdı. Bir kere bile kavga etmedik. Çünkü evde hiçe yakın konuşuyorduk. Bir kavga nedeni oluşması mümkünsüzdü. Arkadaşlarıyla konken oynarken bazen gözü bana takılır, yüzüme şaşkınlıkla bakardı.

‘‘Aaa sen burada mıydı?’’

‘‘Hayır ben Malezya'daydım. Yeni geldim.’’

‘‘Hoşgeldin hayatım’’
diye oyununa dönerdi. Bir oğlumuz oldu, çocuk kapıcı veya gazeteci dahil eve her gelen erkeğe, ‘‘Babaa!’’ diye koşturuyor ama bir tek bana bakıp baba demiyordu.

*

Kendimi göstermek için artık ne yapacağımı bilmiyordum. Bizim sınıftan biri filmci olmuştu. Yazıhanesine gittim,

‘‘Yeni filminde bana bir rol ver. Ne olursa olsun. Yeter ki perdede görüneyim, 20 saniyecik bile olsa yeter’’ dedim.

‘‘Ama sen oyuncu değilsin ki!’’

‘‘Ben en star oyunculardan biriyim, işte ispatı’’
deyip herifin masasına 10 bin dolar koydum. Sınıf arkadaşım da,

‘‘Tüh, senin gibi büyük bir yeteneği ne halt edip de ıska geçmişiz! Salaklığımızı bağışla... Çekim salı sabahı 9'da’’ deyip paraları çekmecesine koydu.

Rolüme deli gibi çalıştım. Hatta konservatuvardan hocalar tuttum. Rolümün olmadığı çekimlere bile gittim. Film gerçekten güzeldi ve çok tuttu. Filmde herkes vardı; sokaktaki, pazardaki, vapurdaki insanlar... Hatta turistler bile vardı. Ama bir tek ben yoktum. Benim olduğum sahnelerde yüzümü ya bir ağaç dalı ya da bir vazo kapatıyor, ya da enseden görünüyordum. Meğerse filmde ben meçhul bir katilmişim. Finalde de uzak plan Boğaz Köprüsü'nden aşağıya düştüm.

*

Artık ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Televizyonlar Apo'yu, Usame Bin Ladin'i, Fehriye Erdal'ı ve bilumum katilleri defalarca gösteriyorlardı. Ama kendimi garantiye almak için lüks bir fotoğrafhaneye gidip 18x24 boyutunda bir fotoğraf çektirdim. Kendime hayran hayran bakıp resmi gömleğimin içine yerleştirdim. Sonra da Tahtakale'ye gidip oyuncak bir tabanca aldım.

*

Başbakan'ın arabası yaklaşırken yolun ortasına fırladım ve oyuncak kurşunları arabaya boşalttım. Tabii, Başbakan’ın koruma polisleri de beni keklik gibi vurdular. Ama olsun, bütün Türkiye televizyonlarda beni gösterecekti. Özellikle annem ve babam ‘‘Aaa, o bizim Yalçın!’’ diye beni fark edeceklerdi.

Yattığım yerden kameramanların koşuşturmalarını büyük bir keyifle beklemeye başladım. Hatta canımın yanmasına rağmen kolumu bacağımı oynatıp kendime kahramanca bir ölü pozu verdim. Bütün dünya beni resimlerimle tanıyacaktı. Fakat hıyar polisin biri, ‘‘Aaa, bu cavlağı çekmiş!’’ deyip üstüme bir gazete káğıdı örttü. Kameramanlar da gazeteyi çektiler.

*

Komiser Adnan, morgda tanınmaz haldeki yüzüme bakıp,

‘‘Kimmiş bu herif?’’ diye sordu.

‘‘Göğsünde bir fotoğraf var, onu yayınlarsak öğreniriz komiserim.’’

‘‘Göster bakayım. Hımmm... Ama bu herifin fotoğraftaki yüzü silinmiş. Hiç görünmüyor!’’

O fotoğraf için deve yüküyle para ödemiştim oysa. Namussuz fotoğrafçı aldığın paralar haram olsun!


Not: 4 Yaşındaki Bir Öykü
Yazarın Tüm Yazıları