Hakan Tartan

Tepki ve eylemlerde ayar zorunluluğu!

21 Ocak 2009
Gazze’de yaşananlara üzülmemek elde mi?

Masum, çaresiz çocuklar.   

Aç bilaç insanlar. Bölünen aileler.

Yakık - yıkık binalar. Susuzluk, evsizlik, çaresizlik, umutsuzluk.  

Yüreklerimizi dağlayan görüntüler.

Yazının Devamını Oku

Töre cinayetleri sloganla önlenir mi?

18 Ocak 2009
YERDE yatan bir genç kadın. Cansız... Bedeni hala sıcak...

Biraz ötesinde genç bir adam.

İkisi de kafalarına sıkılan tek kurşunla can vermiş.

Birkaç dakika önce temas halindeki elleri birkaç metre uzak.

Ama... Kafadan sızan kanlar ortada buluşmuş.

Dayanışmaya, sevgiye devam! Her şeye rağmen...

Eşrefpaşa’nın göbeğinde bir cinayet.

Töre cinayeti, namus cinayeti; her neyse...

Olaya tanık olanlar gözyaşları içinde.

Kulaklarda genç kadının "yapma ağabey" sözleri...

Büyük bir acı.

Ne olmuşu, nasıl olmuşu, nerede olmuşu ayrı bir konu.

Ortadaki gerçek; acı bir ölüm.

İki genç insanın birlikte olma kararı.

Yeni bir yaşam için buluşma.

Eskiden kopma... Ayrılma...

Kent değiştirme... Bir sürü zorluğa yelken açma...

Ve bunların sonrasında sıkılan silah...

Umutlara, yaşama, geleceğe, beklentilere...

Ve her şeyin sonu... Sadece yaşamın mı?

Peki 4 yaşında annesiz kalan, büyük bir acı yaşayan küçük kızın geleceği ne olacak?

Hangi duygular içinde geleceğe koşacak?

Hangi yalnızlıklarda sıcak bir anne teması arayacak?

Sığınak, sıcak yuva, paylaşım...

Genç kızlığa adım atarken hangi limana sığınacak?

Okuldaki sıkıntılarında kimlerden yardım görecek?

Hastalığında, yalnızlığında kime naz yapacak?

Kimin koynunda doya doya üşüyecek?

Sonra ısınıp ısınıp yeniden soğuğa koşmanın şımarıklığını yaşayacak?

Evet; örnekleri her geçen gün çoğalan bu çocukların hesabını kim verecek?

Bu çocuklarla hangi kurumlarımız ciddi bir şekilde ilgilenecek? Yaralarını bir ölçüde saracak?

Tamam; töre cinayetlerine hayır da...

Nereye kadar? Nasıl?

Sloganlarla olsa... Her şey ne kadar kolay.

Acı bir rastlantı mı, yoksa yaşamın acımasızlığı mı?

Bilinmez... Gazetelerin aynı sayfalarında, TV bültenlerinin arka arkaya yayımlanan haberlerinde kaç bu tür cinayet?

Hepsine "töre cinayeti" kılıfı...

Kim bilmem nereden gelmiş de, bilmem nerede kıstırmış da, annesini, ablasını öldürmüş...

Neymiş! Namusunu temizlemiş!

Bunca kirlenmişliklerin arkasında sevgiye, umuda koşan insanlara "geleneksel yakıştırma"...

Beylik değerlendirmeler...

Biraz da bu tür yaklaşım çoğaltmıyor mu acıları?

Oysa halkın bilinçlendirilmesi, bu tür ailelerin terapiden geçirilmesi ile acıları bir ölçüde azaltmak mümkün olmaz mı?

Çağdaş ülkelerde buna benzer olaylara tanık oluyoruz.

Ama... Orada devlet var!

Ve devlet olaylar yaşanmadan müdahale ediyor!

O yüzden olaylar daha az.

Ölümler de... Yalnız ve yetim kalan çocuklar da...

Bizde de yapılması gereken bu.

Yani... Eğitimin ve bilimin gücünü kullanmak...

Bu tür aileleri kontrol altında tutmak...

Suça meyilli olacak fertleri eğitmek... Terapiden geçirmek...

Mümkünse devletin kurumları aracılığı ile onları "asgari müşterek"te buluşturmak... Bilinçlendirmek...

Hep mucizelerden söz ederiz de... Hep mucizelere sığınırız da...

Çağdaşlığın da, gelişmenin de, aydın ve mutlu bir toplum olmanın da temel olgusunun eğitim olduğunu neden göz ardı ederiz?

Eğitim mucizesini bir türlü algılamamakta neden ısrarcıyızdır?

Sorunu çözmeye önce bu noktadan başlamak gerek. Gerisi gelir...
Yazının Devamını Oku

Borsaya sahip çıkma zamanı...

14 Ocak 2009
SEÇİM sürecine girildi ya... <br><br>Oooo, vaadin bini bin para!... Yıllarca "yan gelip yatanlar" son bir iki ayda "hisseli harikalar kumpanyası" yaratıyor...

Kimse de çıkıp "Yaa daha önce nerelerdeydiniz?" demiyor.

Ya da... Diyenlerin sesi duyulmuyor!

İşin şaşırtıcı tarafı bu. Neyse...

İşte bu "sanal gelişmeler dünyası"nda maalesef bazı gerçekler gözardı ediliyor... Hem de yazık oluyor...

Vadeli İşlemler Borsası, İzmir için önemli bir güç.

Son yıllarda gerçekleşen ciddi bir açılım ve atılım.

Benzerleri dünyada önemli işlere imza atıyor.

Ciddi bir potansiyel ve ekonomik güç yaratıyor.

Bizde de işler iyi gidiyordu... Ne var ki...

Son dönemlerde seçim sürecine girilmesi VOB’a da bir darbe vurdu...

Belki biraz ilgisizlik... Belki biraz duyarsızlık...

Belki de... Başka amaçlar...

Hani... VOB’un İstanbul’a taşınması gibi...

Bazıları "bol keseden atarken", elimizin altındaki önemli bir güç "zarar görüyor"...

Ve bununla da kimse ilgilenmiyor.

Oysa, İzmir’in şu anki en önemli gündem maddesi...

Öyle olmalı...

Vadeli İşlem Borsası’nın yarattığı tablo ortada.

2005 yılında 3 milyar TL’lik işlem hacmi... 2006 yılında 18 milyar TL, 2007 yılında 118 milyar TL, 2008 yılında ise 208 milyar TL. Önemli bir gelişim.

Rakamların ortaya koyduğu, İzmir ve Ege adına bir gurur tablosu.

Buraya kadar her şey iyi, güzel de...

Ya bugün... Yani... 2009’un ilk haftası durum ne?

Şimdi sıkı durun:

2009’un ilk günlerinde neredeyse yüzde 30 - 35’ler oranında kayıp.

Yani... 2008’in sonlarındaki 4 milyar TL, neredeyse 2.5 milyar TL’ye dek gerilemiş.

Nedeni basit: Vergi.

Aylardır Vadeli İşlemler Borsası’ndan feryatlar yükselmiyor mu:

"Bu yıl vadeli işlemler için tanınan sıfır stopaj muafiyeti kalktı. Oysa bir yıl daha uzatılmasında yarar var. VOB bu süreçte kendini daha iyi tanıtacak, gücünü arttıracak. Vergi avantajları ile teşvik edilmeyi beklerken, bir haksızlıkla karşı karşıyayız. Sıfır stopaj muafiyeti sağlanmalı. Zaten yatırımcının çoğu yerli. Gelişmeler nedeniyle onlar da kaçıyor".

Feryat böyle de... İzmir’in yetkilileri başka işlerle meşgul!

Şu ana kadar anlı - şanlı isimlerden, İzmir için "mangalda kül bırakmayan büyük adamlar"dan "tık" yok...

Olan VOB’a oluyor.

İstanbul ateşi yakanlar ise gelişmeleri avuçlarını ovuşturarak izliyor!

Oysa... Şu an Vadeli İşlemlere sahip çıkma zamanı...

Geliştirme, güçlendirme, avantajlarını kullanma...

Kim bilir... Belki bir duyan olur!
Yazının Devamını Oku

Sevimli dostlarımız için yemek, kırıntı günü

11 Ocak 2009
KIŞ; kışlığını yapıyor mu? Evet, soğuk, kar, yağmur, çamur.

Bunlarla birlikte yaşanan dramlar...

Doğalgaz, kömür...

Uzayan baharın sonunun böyle olacağı belliydi.

Hazırlıksız mı yakalandık yoksa?

Bahar hiç bitmeyecek diye mi düşündük?

Her neyse...

İşte karşımızda kış manzaraları...

Oyun başladı... Perde açıldı...

Kaç perde olacağına biz karar veremeyeceğiz ama!

Soğuklar can alıyor.

Donan, hastalanan insanlar.

Bu süreçte bir de "sağlık krizi".

Sağlık sektöründe yaşanan sıkıntılar.

Sevkler ayrı bir dert, ilaç almak ayrı...

Hep kötü değil ya; kış...

Güzelliklerini de unutmamak gerek.

Şöyle bir yağmur ya da kar manzarası karşısında "çay keyfi".

Sobanın, ocağın başında tatlı sohbetler.

Arada işin içine siyaset girse de "yarenlikler". Televizyonla, radyolarla daha çok dostluk. Hatta uzaklaştığımız alışkanlıklarımızla bile... El becerilerimiz... Çoluk - çocukla ev oyunları...

Demli bir çayın, kırk yıl hatırı olan kahvenin eşliğinde canlanan anılar...

Ama... Bir de "sevimli dostlarımız" var, kışın kıyametin ortasında.

Her yıl yazlık mekanlarda yaşanan dramlarla üzülür dururum.

Kahrolurum.

Kendini arabanın altına atan köpekleri mi sorarsınız, orada burada parçalanan kedicikleri mi?

"Geçici mutluluklar" uğruna yanı başımızda tuttuğumuz, sonra kış gelince "Ne yapalım yerimiz yoktu. O başının çaresine bakar" diye kendimizi avutarak yaşamın zorluklarının içine attığımız can dostlarımız...

Kediler, köpekler, evcil ya da yabanıl hayvanlar...

Balıklar, kuşlar, sincaplar, tavşanlar...

Kışın çaresizleri...

Soğuğun, yağmurun, çamurun mağdurları...

Açlıkla mücadelenin yılmaz savaşçıları...

Evet, sevimli dostlarımız...

Bu kış soğuklarının, koşullarının en çok onları etkilediği bir gerçek değil mi?

Yiyecek, içecek bulmakta zorlanıyorlar.

Birçoğunun sığınacak bir yeri bile yok.

Yazın mangal keyfi güzel de...

Mangaldan artanları onlara vermek güzel de...

Onların şimdi de yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu düşünmek...

İnsan olmanın gereği değil mi bu?

Onların çaresizliği daha zor değil mi?

Sağda, solda açlıktan kırılan, ölen, donan hayvan manzaraları...

Bir ekmek kırıntısı için cam kenarlarında dolanıp duran kuşlar...

Özgürlük sembolleri...

Her kanat çırpışlarında nice hayallerin peşinde koştuğumuz güzel canlılar...

Pencerelerin kenarına, sokakların kuytu köşelerine onlar için ekmek kırıntıları bırakamaz mıyız?

Onların yaşama bağlanışları ile birlikte ruhumuzda, bedenimizde yeni bir sevgi ve dayanışma heyecanı yakalamaz mıyız?

Yaşama döndürdüğümüz küçük bedenlerle insan olmanın hazzını bir kez daha yaşamaz mıyız?

Evet, insanların bile öldüğü, kaldığı, donduğu bir coğrafyada "fantezi" diye niteleyenler olacaktır bu yaklaşımı...

Oysa... Yaşamın bütünselliği... Birbirini tamamlayıcı özelliği...

Sevginin uçsuz bucaksız oluşu...

Dayanışma, paylaşım ve sevginin insan ruhunda yarattığı derin mutluluk... Onun yaşantımıza kattığı artı değerler...

Fanteziyse fantezi...

Zaman zaman insan olduğumuzu anımsatan bu tür fantezilere de ihtiyacımız yok mu?

Penceremizin kenarından aldığı ekmek kırıntıları ile yaşama bir kez daha kanat çırpan serçenin, güvercinin, kırlangıcın, sakanın ya da karganın dünyamıza kattığı rengi ve farklılığı görmek... Yaşamak, anlamak...

Ya da... Evin yıkık - dökük duvarının dibinde artık yemekle karnını doyuran sevimli kedinin, köpeğin tok bir karınla toprağa basışındaki azameti hissetmek...

Ve onlarla bir kez daha yaşama gülümsemek...

Ekonomik krize...

Sorumsuz kişilerin yaşamımızda yarattığı sancılara rağmen...

Sevimli dostları kışın da anımsamak...

Bize bugün de, yarın da ayrı bir mutluluk rüzgarı taşımayacak mı?
Yazının Devamını Oku

Alevi yurttaşların anımsattığı adalet...

7 Ocak 2009
SEÇİMLER yaklaştı ya; yine mavi boncuk. Bol keseden vaatler.

Gerçi eskisi gibi değil, artık dillerde "yerseeen" de var, ama...

Zaman zaman geçerli de...

Malum "insan aklı nisyan ile malul".

Yani... Öyle çok şeyi unutuyoruz ki...

Zaman bazen öyle şeylerin ilacı ki...

Olmalısı, olmamalısı...

Doğrusu, yanlışı ayrı konu...

Ortada sosyolojik bir gerçek var; "balık hafızasına sahibiz".

Ve... Unutmayı seviyoruz...

Bu aslında çok "uyutulduğumuz"dan mı kaynaklanıyor...

O da ayrı bir tartışma konusu...

Benim diyeceğim; Alevi yurttaşlarımızla ilgili son günlerde ağırlık kazanan değerlendirmeler...

Herkesten "güzel açıklamalar".

"Aleviler önemlidir"... "Toplumun sigortasıdır"...

"Laik sistemin güvencesidir, aydınlık Türkiye’nin umududur"...

Güzel... Güzel de...

Bir türlü "oy deposu" olarak tutulmanın dışına taşmıyor bu "güzel sözcükler".

Yani... "Söz, vaat var" da, "dane" yok...

Yani... Çözüm yok...

Oysa istekler çok da "olmayacak" şeyler değil.

Cemevleri ile ilgili statünün netlik kazanması...

Alevi kültürünün ders kitaplarında tanıtılması...

Din derslerinin yeniden düzenlenmesi, zorunlu olmaktan çıkarılması...

Diyanet’te Alevi temsili...

Belli başlıları...

Ne olur? Ne zararı var?

Hacı Bektaş-ı Velileri, Ahmed Yesevileri yetiştirmiş bir kültürün daha iyi tanınmasının kime ne zararı olabilir ki?

Dünya Mevlana’yı tanıyor, UNESCO Mevlana yılı ilan ediyor!

Eeee, biz kendi değerlerimize sahip çıksak; "yağla bal".

Alevi kültürünün daha iyi tanınması, kaynaşmanın sağlanması, bu kültürün özümsenmesi; daha çalışkan ve üretken bir toplum, dayanışması fazla, sevgi ve hoşgörü katsayısı yüksek bir oluşum demek.

Çağdaşlık, dayanışma, bilim, kültür ve sanatın toplumsal yaşama katkısının artması, kadının ve gencin sözüne, gücüne, beynine güven demek...

Bunun ne sakıncası var!

Ama... Seçim dönemlerinde "mavi boncuk".

Sonra... "Çevir kazı yanmasın/çevir de çevir/ çevir kazı yanmasın/ devir bu devir...".

Yani... "Sakıncalı piyade" olmak...

Bu devirde... Bu gelişmeye, bu uluslararası entegrasyona rağmen...

Şu günler Alevi yurttaşlarımız için kutsal...

Muharrem ayı.. Oruç tutma dönemi...

Yeni güzelliklere yelken... Barışa, sevgiye, kardeşliğe...

Geçmişteki, hata ve yanlışlardan arınma...

Ve bu süreçte "toplumun gerçek anlamda sigortası" Alevi yurttaşların "çok şey verdikleri" toplumdan, devletten bir tek beklentisi var:

"Adalet".

Ne önemli bir sözcük... Yaşamımızı anlamlı kılan...

Peki "adalet" demek, Hazreti Ali demek değil mi?

Adaletin ne demek olduğu tarihimizde, tarih kitaplarında Hazreti Ali’nin yaşam biçimi ve yaptıkları ile kazılı değil mi beyinlerimize?

Eeee, o zaman...
Yazının Devamını Oku

Türk futboluna destek zamanı değil mi?

4 Ocak 2009
YENİ yıl, yeni umutlar değil mi? Bazı şeylerin değişmesi...

Belki... Farklı bir bakış açısı...

Yaşamın tüm boyutları için geçerli.

Ama... Benim bugün değineceğim; spor.

Sporun da en gözde yanı; futbol.

Yaşamın vazgeçilmezi.

Son yıllarda kadınların ilgisi bile bunun bir göstergesi değil mi?

Türkiye’den yetişen bir teknik direktörün (Fatih Terim) dünyanın sayılı hocaları arasına girmesi bir gurur değil mi?

Bir mutluluk vesilesi.

Hasan Doğan’ın vefatından sonra göreve gelen Mahmut Özgener başkanlığındaki yönetim iyi niyetli çabalar içinde.

Elbette kolay değil; tepeden tırnağa değişim.

Elbette kolay değil; istenilenleri bir anda başarmak.

Ama... Niyet önemli. Ve niyet "iyi".

Bu gözleniyor.

Türk futbolunun gelişmesi için de ciddi adımlar var.

Okullarda sporun sevdirilmesi, tesis atakları...

2016 Avrupa Şampiyonası'na talip olunması...

Türk futbolunu geliştiren sponsorluk bedellerinin bir anda "sihirli bir değnek değmiş" gibi 15 milyon dolardan 40 milyon dolara çıkması...

Bunları da görmek gerekmez mi?

Tamam hakem hatalarını konuşalım da; Anadolu futbolundaki gelişmeyi niye göz ardı ediyoruz?

Bazı yanlışlar sıkıntı yaratsa da genç hakemlerin yavaş yavaş devreye girmesinin sevincini neden yaşamıyoruz?

Hani... Gençlik gençlik diyoruz; al sana gençlik.

Fena da değil genç hakemler?

Yanlışlar olacak, önemli olan "kasıt".

Görünen o ki; yanlışları eleştirenler bile "kasıt yok" diyor.

Bu bile önemli bir gelişme.

Ve futboldaki başarının ardındaki gizli bir gerçek; marka değerinin yükselmesi.

Bugün Türk futbolunun değeri neredeyse 3 kat arttı.

Bu konuda eski yönetimlerle birlikte elbette genç Başkan Mahmut Özgener ve ekibinin de büyük katkısı oldu.

Futbol Federasyonu yeni bir yapılanma içinde.

Kurumsal, ciddi bir yapı.

Federasyon; Merkez Hakem Kurulu ve Gözlemciler Temsilciler Kurulu’na müdahale etmiyor.

Tam anlamıyla "arkasında". Güç veriyor.

Bu güç; önümüzdeki dönemlerde Türk futboluna istikrar ve başarı olarak yansıyacaktır.

Yeter ki; biraz sabırlı olalım.

Süreç içinde olumlu yansımaları olacak.

Bu yansımalar belki dünya çapında daha da başarılı olmamızın da sihirli anahtarı.

Neden olmasın?

Hem hakem, hem gözlemci kadroları UEFA normlarına taşınacak.

Ne güzel; böyle hedefler koymak.

İnanmak, başarmanın yarısı değil mi?

Ve genç Başkan Mahmut Özgener’in duruşu...

Ne MHK’yı, ne GTK’yı, ne de hakemleri yıpratmamaya çalışıyor.

"Hata olmadı" da demiyor, "hata olmayacak" da...

Yani... Alıştığımız "beylik çizgi"nin dışında.

Gerçekçi, inançlı.

Ne de olsa futbolun içinden geliyor.

Her aşamasını biliyor.

Babasından (Altay’ın efsane Başkanı sevgili Esin Özgener ağabeyimiz) aldığı erdemin yansımalarını Türk futboluna ve sporuna yeni güzellikler olarak yansıtacaktır.

Biraz sabır... Biraz destek... Ve biraz da sevgi...

Gelecekteki güzel günler adına...
Yazının Devamını Oku

Huzur dolu bir yeni yıl!

31 Aralık 2008
EKONOMİK krizle ilgili en temel göstergelerden biri; esnafın çaresizliğiyse... <br><br>Diğeri de "dramlar". Yani... İnsanların yaşamına son vermesi...

İntihar...

Çeşitli yollarla...

Ne zaman ki; ekonominin dengeleri bozuluyor, suçla birlikte intiharlar da artıyor.

Son dönemlerde bunun çokça örneği var.

Türkiye’nin dört bir yanında.

Eğer yaşamına son veren hali vakti yerinde biriyse, gazetelerde, TV haberlerinde daha geniş yer buluyor.

Oysa kredi kartı mağduru bir garibanın...

Komşusuna, bakkalına borcunu ödeyemeyen bir emeklinin yaşadığı da "büyük bir dram".

Öyle ya da böyle; büyük acı. Ciddi bir sancı.

Çünkü... Gözle gördüğümüz bir yaşamın sona ermesi...

Bir çok ocağa ateş düşmesi...

Anaların, babaların, kardeşlerin, eş ve evlatların acısı...

Kolay mı? Ateş düştüğü yeri yakar!

Madem ki, intiharlar, ekonomik nedenli dramlar artıyor, o zaman; önlem zamanı.

Yani... Görünen köy kılavuz istemez!

Bunu geçmişte de gördük.

Yani... Bu film yeni değil!

Zaman zaman yaşadığımız bir şey!

Bunun sonu kötü.

Bu dramatik olaylar artarsa...

Toplumsal huzursuzluğumuz da artar.

O zaman... Devreye farklı yöntemler girer.

Mafya güçlenir.

Çaresizlikler büyür... Hukuk gücünü kaybeder...

Suç oranı artar. Huzurumuz bozulur.

Onun için de...

İş işten geçmeden; "bir şeyler yapmak gerek".

Amerika’yı yeniden keşfetmeye de gerek yok!

Dünyanın, ekonomik sistemin bu tür krizler için uyguladığı reçeteler var.

Piyasadaki likidite sorununun aşılması.

İnsanların mevduata güvence ile sistemle tam entegrasyonu...

Kredilerle piyasanın canlandırılması...

İşçi çıkarmaların önlenmesi anlamında bazı vergi düzenlemeleri ve SSK primlerinde muafiyetler...

Özellikle esnaf ve küçük ve orta ölçekli işletmeler için "cansuyu".

Ama... Herkese değil, ihtiyacı olana...

Torpille değil, hak edene...

Bu ayarı da iyi korumak gerek.

Bunlar yapılmazsa sancılar büyür.

Oysa kısa vadede alınacak önlemler, gelecekteki sıkıntıların çözümü anlamında da bir adım.

Yeter ki; ciddi yaklaşalım.

Yeter ki; tehlikenin ve krizin varlığını kavrayalım.

Toplumsal huzur... İnsan yaşamına önem ve değer.

Sevgi, saygı ve dayanışma.

En önemli olgular değil mi?

Bugün sonunda yeni bir yıla "merhaba" diyeceğiz.

Yeni umutlarla...

Ne dileyelim? Sevgi, sağlık, iş ve aş.

Bunlarla taçlanacak bir mutluluk.

O zaman... Mutlu yıllar...
Yazının Devamını Oku

Turizm güme mi gidiyor!

24 Aralık 2008
Seçim takvimi işliyor. Heyecan arttı. Yoksa seçimler her şeyin önünde mi?

Oysa turizm için de atak zamanı. Şimdi çalışılırsa, meyveler toplanacak! Sonra iş işten geçer mi? Bu kriz sürecinde Türkiye için de, Ege için de en önemli şans turizm değil mi aslında? Hem döviz girdisi, hem istihdam katkısı, hem de üretimin değerlendirilmesi...

Bir yandan yeni yıl hazırlıkları, bir yandan yaşamın en önemli ayrıntısı; ekonomi.

Ve elbette; 2009’da ekonomi ne olacak?

Daha doğrusu; “halimiz nicedir?” sorusu.

Yazının Devamını Oku